Zor Durumda Kalınca Yalan Söylenir Mi? Toplumsal Cinsiyet ve Adalet Perspektifinden Bir Bakış
Hepimiz bir noktada zor durumda kalmışızdır, değil mi? O an, belki de bir hatanın bedelini ödemek zorunda kalacağız, belki de bir başkasının tepkisinden kaçıyoruz. Peki, zor durumda kalınca gerçekten yalan söylenir mi? Bunu sormak, basit bir ahlaki mesele olmaktan öteye geçiyor. Çünkü yalan söylemenin ardında sadece kişisel bir çıkar değil, toplumsal yapılar, cinsiyet normları ve sosyal adalet meseleleri de var. İstanbul’da, sokakta yürürken, metrobüste ya da iş yerimde gördüklerim bana bunu çok net gösteriyor. Bu yazıda, zor durumda kalınca yalan söyleme meselesini, sosyal ve toplumsal bağlamda ele alacağım.
Zor Durumda Yalan Söylemenin Temel Nedenleri
Yalan, en basit tanımıyla gerçeği saptırmak, bir durumu olduğu gibi değil, başka bir şekilde sunmaktır. Ama neden zor durumda kalınca insanlar bunu tercih eder? Zor durumda kalmak, genellikle kaygı, korku ve belirsizliği beraberinde getirir. İstanbul’un sokaklarında gördüğümüz, tıpkı yolda yürürken karşılaştığımız küçük yalanlar gibi: Kimi zaman trafikte zaman kaybı yaşandığında, kimse “geç kaldım” demez, “yolda kaza oldu” der. Kimse zorda olduğunda “ben başarısız oldum” demek istemez. Bunun yerine daha kabul edilebilir bir bahane bulur, daha az suçluluk hissedeceği bir gerekçe üretir. Yalan, çoğu zaman savunma mekanizmasıdır, fakat bazen başkalarını koruma çabası da olabilir.
Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Yalan Söyleme
Sosyal medya, sokaklar, iş yerleri… Çevremizdeki her yerde, toplumsal cinsiyet normlarının nasıl şekillendirdiğine tanık oluyorum. Kadınların ve erkeklerin zor durumda kalınca söyledikleri yalanlar, toplumsal beklentilerle derinden bağlantılı. Bir kadının, “İşimden ötürü geç kaldım” demesi, erkeklere kıyasla genellikle daha kabul edilebilir oluyor. Ama bir erkek için, “Üzgünüm, işte problem yaşadım” demek, toplumsal olarak zayıflık göstergesi olarak algılanabiliyor. Çünkü toplumsal yapılar, erkeklerin her durumda güçlü, kararlı ve problem çözebilen bireyler olmasını bekliyor. O yüzden bir erkek, zor durumda kaldığında çoğu zaman yalan söyleyerek, bu güçlü ve bağımsız imajını sürdürmeye çalışıyor.
Kadınlar ise, genellikle güvenli alanlarda daha dürüst olabilirken, iş dünyasında ya da kamusal alanda yalan söylemeye meyilli hale gelebiliyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların güçlü görünme çabalarını, bazen yanlış beyanlarla pekiştirmelerine neden olabiliyor. Bir kadın, başarılarıyla öne çıkmak yerine, başarısızlıkları gizlemeye çalışabilir, çünkü toplum, kadınlardan her zaman “mükemmel” olmalarını bekliyor. Bu durumda, zor durumda kalan kadınlar için yalan söylemek, hayatta kalmanın ve kabul edilmenin bir yolu haline gelebiliyor.
Zor Durumda Yalan Söylenmenin Sosyal Adaletle İlişkisi
Bir de daha büyük bir sosyal adalet meselesi var: Zor durumda kalan insanlar, toplumsal olarak daha az fırsat bulan gruplar. Göçmenler, yoksullar, engelliler… Bu gruplar, çoğu zaman sistem tarafından dışlanmış, fırsat eşitsizliğiyle karşı karşıya kalmış bireylerdir. Peki, zor durumda kaldıklarında yalan söylemek zorunda kalıyorlar mı? Evet, çoğu zaman. Çünkü toplumsal sistem, bu kişilere doğruyu söylediklerinde bile onları dışlama eğiliminde. Bir göçmen, işe başvururken, yaşadığı zorlukları anlatırsa, çoğu zaman sistemin ona şans vermeyeceğini bilir. Bunun yerine, gerçeği çarpıtarak, daha kabul edilebilir bir hikaye anlatmak zorunda kalır. Bu tür yalanlar, aslında hayatta kalabilmenin, kabul edilebilmenin araçlarıdır.
Yalanın Sınırları: Ne Zaman Gerçekten Yalan Söyleriz?
Günlük hayatta hepimiz, bazen bir şeyler gizleriz, bazen gerçeği saklarız. Peki, gerçekten zor durumda kalınca yalan söylemek meşru mu? İstanbul’da, toplu taşıma araçlarında gördüğüm sahneler bunun cevabını bir nebze olsun veriyor. Geç kalmış bir işçi, “Köprüde trafik vardı” diyor. Oysa o kişi, işinin yoğunluğundan ya da kendi yorgunluğundan dolayı geç kalmıştır. Ama öyle demek yerine, daha “kabul edilebilir” bir neden söylüyor. Bunu herkes yapıyor. Zor durumda kalınca, insanın içindeki “güvenlik” ihtiyacı, gerçeği değiştirmeyi tercih edebiliyor.
Fakat, burada sorgulamamız gereken bir diğer soru şu: Yalan söylemek, sadece bir savunma mekanizması mıdır, yoksa aslında toplumsal yapının kurbanı mıyız? Yalan, kendi başına bir suç olmanın ötesinde, toplumun bizden beklentilerinin, rol ve kimlik dayatmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. O yüzden, zor durumda kalınca yalan söylemek, sadece bir bireysel seçim değil, sosyal bir gerçekliktir.
Sonuç: Zor Durumda Yalan Söylemek Gerçekten Bize Ait Bir Seçim Mi?
Sonuçta, zor durumda kalınca yalan söylemek, sadece kişisel bir tercih değil. Cinsiyet, sosyal sınıf ve toplumsal eşitsizlikler gibi faktörler, bu seçimimizi şekillendiriyor. Belki de bu soruyu sorarken, aslında şunu sormamız gerekiyor: Toplum, bize ne kadar dürüst olma fırsatı tanıyor? Yalanın arkasında, sadece kişisel bir kaygı değil, derin toplumsal yapılar yatıyor. Yalanlar, bazen hayatta kalma çabası, bazen de toplumsal baskılara karşı bir tür direniş olabilir. O yüzden, zor durumda kalınca yalan söylemek, sadece “doğru” ya da “yanlış” bir şey değil; toplumsal gerçeklerin bir yansımasıdır.